Yazı Detayı
27 Aralık 2017 - Çarşamba 10:09
 
Osmanlı mı? Cumhuriyet mi?- 1
Murat Köylü
murat.koylu@toros.edu.tr
 
 

En çok karşılaştığım sorulardan biri de “Osmanlı ile Cumhuriyet dönemini karşı karşıya getiren” türden olanlardır.

“Osmanlı Padişahları ihanet içinde mi? Yoksa tam tersi birer kahraman mı?

“II. Abdülhamit bir diktatör despot mu? Yoksa Ulu Hakan mı?”

En dikkate değer soru ise şu olmuştur:

“Padişah Mehmet Vahideddin, aslında Mustafa Kemal Paşa`yı Vatanı kurtarması için neredeyse bir gemi ambarı dolusu altın vererek görevlendirmiş, Anadolu`ya göndermiş, Mustafa Kemal Paşa`da Anadolu`da ona ihanet ederek ihtilali başlatmış ve sonrasında saltanatın kaldırılmasıyla Vahideddin`i Türkiye’den kovmuş, Osmanlının son Padişahı Sultanı ve Halifesi bir İtalyan şehri olan San Remo`da yoksulluk ve hatta cenazesinin haciz bile edilecek kadar borç içinde ölmesi, Osmanlı Ecdadımıza yapılan büyük bir ihanet midir?”

Kısaca bunlar; Osmanlı yönetim dönemine özlem duyanlar, cumhuriyetle hesaplaşma adına gerçekleri sorgulamadan duygusal bağlılıkla ve tarihi gerçeklerden uzak bilgilerle sadece akılları karıştırmaktan öteye gitmeyen (bazen de kötü niyetli) sorulardır aslında…

Oysa her yönetim, kendi dönemi içinde değerlendirilmelidir. II. Abdülhamit veya Vahideddin 1453`de tahtta olsalardı, Fatih Sultan Mehmet`in başarısına ulaşabilirler miydi? Ya da Fatih Sultan Mehmet onların yerinde olsaydı ülke batmaktan kurtulur muydu?

Ortada salt bir gerçek var, Osmanlı İmparatorluğu 1800`lü yılların sonuna geldiğinde ömrünü tamamlamıştı. Hiçbir güç ve sultanın onu eski günlerine döndürmesi mümkün değildi. Günümüzde Abdülhamit`i göklere çıkaranların tezleri doğru olmuş bile olsa bu asla mümkün olmayacaktı.

Neden mi?

Osmanlı İmparatorluğu 1683 II. Viyana Bozgunundan sonra devletlerarası yarıştan kopmuştu.

Bir zamanlar ekonomisiyle, devlet yapısı, toprak rejimi, ticareti, idari teşkilatlanması, vergilendirmesi, adaleti, ordusu, eğitimi ve birçok faktörle fersah fersah ara ile diğer Avrupa devletlerinin önünde sürekli birinci olarak ipi göğüsleyen Osmanlı,  19. Yüzyılın başlarından itibaren artık yarışanları tribünlerden izleyecek duruma düşmüştü.

Diğer taraftan geleneklerine bağlı, eski kudretli yaşamlarının özlemi içinde yanan muhafazakâr sultanların Avrupa`da sanayide, bilimde ve yönetimde yaşanan çağdaş değişimlere direnmeleri, bütün bunları ve yapısal değişim isteyenleri saltanatlarına karşı birer tehdit olarak görmeleri, güçlerinin dayanağı olan inanç (hilafet) kalelerinin kumdan kaleler gibi birer birer yıkılması kaçınılmaz sonu getirmiştir.

Gelelim Sultan II. Abdülhamid Han`a…

Abdülhamit; uçkur düşkünü bir Sultan olan Abdülmecit`in 25`den fazla çocuğundan biriydi. Abdülmecit, içkiye ve kadınlara oldukça düşkündü. Hareminde birçok ırka (Kafkas, Çerkez, Gürcü vs.) mensup güzellikleri dillere destan kadınlar vardı. Bilinen eşlerin sayısı yirmi dördü geçiyordu. Diğer taraftan on altı yaşında tahta çıkmış, Tanzimat fermanı gibi bir devri başlatmış, devletin hazinesini boşalttığından Kırım`da savaşmak için tefeci İngilizlerden ilk kez borç almış ve memleketin başına Duyun-u Umumiye`yi bela etmiş bir sultandı.

Öldüğünde yerine büyük oğlu, o zamanlar iyi yetişmiş ekber ve erşed olan olağanüstü zeki ve kültürlü bir şehzade olan Murad tahta çıkması gerekirken, kardeşi Abdülaziz padişahlığını ilan etmiş, o da tahtan indirilip, öldürülünceye kadar geçen süre içinde atalarının izinde askeri başarısızlıklar ve ekonomik darboğazların nedenlerini kavrayamadığı için çözüm önerileri yetersiz kalmış, hatta içinden çıkılmaz bir hal almıştı.

Aslında çözüm çok uzakta değildi.  Gurur, kibir, saltanat sevdası gibi içi boş kavramlar bir tarafa bırakılıp Avrupa`da yaşanan büyük değişimin bir tarafından tutulabilseydi, en azından kötü gidişata dur denilirdi.

Fransız İhtilali, ulusçuluk akımlarını tetiklemiş, sanayi devrimi üretimi artırmış, kapitalist ve liberal sistem sömürgeciliği artırmış, diğer taraftan ezilen işçi sınıfı kendi aralarında yeni bir “izm” oluşturarak seslerini duyurmaya çalışmaktadır.

Osmanlı bütün bunlardan uzak olduğu gibi, her türlü kapitülasyonlar ve Balkanlarda baş gösteren isyanlar ve onların hamiliğine soyunan diğer devletlerin iç işlerine sürekli müdahalesi sağlıklı bir ekonomi ve dış politika oluşturmasını engelliyordu.

Kendilerine “Genç Osmanlılar” denilen bir grup aydın (Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Mithat Paşa vs) ise “vatan” kavramı etrafında toplanmış, kurtuluşun monarşiden anayasal bir düzen olan meşrutiyete doğru gitmekte olduğunu yüksek sesle dile getirmekten çekinmiyorlardı.

İşte böyle bir ortamda Sultan II. Abdülhamit Genç Osmanlılara meşrutiyeti ilan edeceği ve Teşkilat-ı Esasi`yi yürürlüğe koyacağı sözüyle, artık o zeki ve kültürlü halinden eser kalmamış, akıl melekelerini kaybetmiş, yaşlanmış ağabeyi Sultan Murad`ın kısa süren saltanatından sonra tahta çıktı.

Küçük yaşta yetim kalmış, babası, amcası ve ağabeyi arkasında silik kalan, bir borsa tutkunu, ağaç ustası kibirli şehzade yorgun imparatorluğun ümidi olacak mıydı? Yoksa kaçınılmaz sonun sadece son dönem bekçisi miydi?

Saltanatın gücünü hiç kimseyle ve kurumla paylaşmak niyetinde değildi. Oturduğu makamın bir tarafında Hazreti Peygamberin, diğer tarafından Türklerin Büyük Hakanı Oğuzhan’ın vekâleti, ortasında kahraman ecdadı dedelerinin ağırlığı vardı. Her ne kadar Genç Osmanlıların yenilikçi paşalarına söz vermiş olsa da bir hakan olarak ülkenin geleceğine tıpkı kendisinden öncekiler gibi yine kendisi hükmedecekti.

Saltanatının ilk yılında Osmanlı tarihinin en ağır yenilgisi olan 93 Harbi ve neredeyse sarayın kapılarına kadar gelen Rus ordularının soğuk nefesi hükümdarlığını perçinlemesi için bir şans yaratmış, kendisine şartla dayatılan Meşruti Rejim ve Teşkilat-ı Esasi bir gecede belirsiz bir süreliğine ortadan kaldırılmıştı. Bir de bunun üzerine kendisini tahtan indirip, yerine ağabeyi V. Murad`ı tekrar tahta çıkarmak için yapılan iki komplo da eklenince, zaten şehzadelerin daimi hastalık haline gelen “öldürülme korkusu” kuruntulu şahsiyetiyle birleşince ortaya iç dış sorunlarını çözmeye çalışan bir yapıdan uzak, her türlü muhalifi tespit ederek başını ezen bir polis devleti, bir baskı (istibdat) dönemi ortaya çıktı.

Ortadoğu`da petrolün bulunması, Yahudi Theodor Herzl`in Filistin’de bir İsrail devleti kurma çabaları, bir taraftan İngilizlerin diğer taraftan Rusların kışkırttığı Ermeni ve Kürtlerin doğudaki isyanları, kışkırtılan Arapların Milliyetçilik hareketleri, zaten güçsüz ve borç batağında olan aylarca maaş alamayan memurlar, asker, yoksul halk, “vatan” ve “hürriyet” amaçlı gizli cemiyetler kuran genç subaylar sayılamayacak kadar çok onlarca sorun Abdülhamit Han`ın çözmesini bekliyor gibiydi.

Ancak hep övündüğü ince zekâsı bile bir türlü egosunu yenip, saltanatını koruma içgüdüsünden vaz geçemiyor, bütün bu sorunlarla ilgilenmek yerine kendi konumunu ve hükümdarlığını uzatabildiği kadar uzatmanın çarelerini, baskıyla ve polisiye tedbirlerle almaya çalışıyordu. Kurdurmuş olduğu Jurnal teşkilatı zamanla yozlaşmış, vatan hayrına çalışıp çalışılmadığı bakılmaksızın tüm muhalifler ya sürgüne gönderiliyor, ya da hapishanelerde çürümeye terk ediliyordu.

II. Abdülhamit hiçbir zaman adaletiyle, yönetimiyle hayranlık uyandıran bir sultan olmadı. O, batının eli kanlı “Sultan-ı Ruje (Kızıl Sultan)”, ülke içinde korkularıyla ülkeyi neredeyse büyük bir hapishaneye çeviren korku imparatoruydu. Vatan ve hürriyet sevdalılarının baş düşmanı, korkulu rüyasıydı.

Çok güvendiği “hilafet” ve devamında oluşturmaya çalıştığı “İslam Birliği” Arapların ihanetiyle sadece hayalinde kalmıştı.

27 Nisan 1909`da tahttan indirilip son zamanlarını yoksulluk içinde geçireceği Selanik trenine binerken arkasında kendisi gibi çökmüş bir devlet bırakıyordu.

Hanedanlık döneminde yarattığı baskı başka bir felaketi uyandırdı. Başta “hürriyet ve devrim” sloganıyla gizli gizli örgütlenen İttihat ve Terakki ve onun beceriksiz kadroları, ülkeyi başka büyük bir felaketin I. Dünya savaşının kucağına itmişti.

Diğer Osmanlı padişahları gibi II. Abdülhamit de Avrupa`da 1789`da başlayan değişimi göremedi, eğitimi, bilimi, sanatı ve insan olmanın doğasına sırtını döndü, millet olmak yerine ümmet olmaya çalıştı. Düşünen beyinleri, onları bir araya getirerek bir güç yaratma yerine muhalif diye yok etti. Korkularını, kuruntularını kontrol edeceğine onların esiri oldu.

Kısacası baskıyla kurduğu düzen, fiskeyle yıkılmıştı.

Çok uzun süreceğini düşünerek Padişah Vahideddin ile ilgili bölümü gelecek yazıma bıraktım.

696 Sayılı KHK

Gündemi meşgul eden 696 sayılı KHK`nın 121. Maddesi hakkında düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Bir devletin kurucu belgesi anayasasıdır. Bu temel yasa devletin kuruluş, teşkilat ve temel hak ve özgürlüklerini belirler ve daha sonra çıkarılacak tüm yasalara kaynak oluşturur. Anayasaya aykırı hiçbir kanun çıkarılamaz.

Dolayısıyla anayasa iç güvenlik ile ilgili kimlerin görevli olacağı konusuna açıkça belirtilmiştir.

Diğer taraftan bugün ülkenin gerçek ihtiyacı “hukukun üstünlüğünü” korumak ve “adaleti” her alanda tam olarak uygulamak olmalıdır.

Ayrıca vatandaşa kolluk kuvveti yetkisi vermek, toplumda suç oranını ve kötü niyetli ideolojik tandanslı kesimleri hortlatacaktır. İŞİD benzeri radikal yapılar, ellerinde pala, silah, sopa ve diğer ateşli silahlarla kendi düşüncesine aykırı olanları terörist (FETÖCÜ) ilan ederek katledebilecektir.

Hukuk ortadan kalkacak, sokaktaki vatandaş kendini polis, savcı hâkim olarak görecek, terör örgütü üyesi olarak gördüğü herkesi sokak ortasında öldürebilecektir.

Küçük marjinal silahlı gruplar oluşturularak, sokaklarda terörist avı altında karşıt görüşlüler ve onların bulunduğu mahaller basılacak, vatandaşın can ve mal güvenliği ortadan kalkacaktır.

Bu madde, kötü niyetli suç işleyenler için bir koruma kalkanı vazifesi görecektir.

Oysa adalet devletin anayasada tarif edildiği gibi yetkili ve görevli organları elinden iç hukuk ve evrensel hukuk değerlerine uygun olarak yerine getirilmelidir.

Medeniyet budur.

Herkes kanun önünde eşit olmalıdır ve herkes ayrım gözetmeksizin işlediği eyleme göre yargılanmalıdır.

Bu bağlamda bakıldığında sivillere belirli dönemlerde (darbe vb. terör olaylarında) kolluk kuvveti yetkisi veren 626 Sayılı KHK`nın gelecekte önü alınamaz sorunlar çıkarabileceği için bir an evvel bu hatadan dönülmesinin gerektiğine inanıyorum.

Murat Köylü

27.12.2017

 
Etiketler: Osmanlı, mı?, Cumhuriyet, mi?-, 1,
Yorumlar
Ulusal Gazeteler
Bizim Gazete
Alıntı Yazarlar
Anketler
Yeni haber sitemizi nasıl buldunuz ?
Anketler
Yeni Anayasa gerekli mi?
Puan Durumu
Takımlar
P
Av
M
B
G
O
1
Trabzonspor
13
11
0
1
4
5
2
Beşiktaş
13
10
0
1
4
5
3
Konyaspor
11
7
0
2
3
5
4
Hatayspor
10
11
1
1
3
5
5
Fatih Karagümrük
10
11
1
1
3
5
6
Fenerbahçe
10
6
1
1
3
5
7
Altay
9
10
2
0
3
5
8
Alanyaspor
9
4
2
0
3
5
9
Galatasaray
8
8
1
2
2
5
10
Kayserispor
7
5
2
1
2
5
11
Yeni Malatyaspor
6
7
3
0
2
5
12
Göztepe
5
6
2
2
1
5
13
Gaziantep FK
5
5
2
2
1
5
14
Kasımpaşa
5
5
2
2
1
5
15
Adana Demirspor
5
5
2
2
1
5
16
Antalyaspor
4
6
3
1
1
5
17
Sivasspor
3
5
2
3
0
5
18
Başakşehir FK
3
4
4
0
1
5
19
Çaykur Rizespor
1
3
4
1
0
5
20
Giresunspor
1
0
4
1
0
5
Özlü Sözler
Hakkın dile getirilmesi gereken yerde susan, dilsiz şeytandır.


Hz. Muhammed
Bir Hadis
İnsanlara merhamet etmeyene Allah merhamet etmez.


Nöbetçi Eczane


Nöbetçi eczanlerle ilgili detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Arşiv
Modül 1

Bu modül kullanıcı tarafından yönetilir, ister kod girilir ister iframe ile içerik çekilir. Toplamda kullanıcı 5 modül ekleme hakkına sahiptir, bu modül dahil tüm sağdaki modüller manuel olarak sıralanabilir.

Haber Yazılımı