Görünmeyen Gider: Personeli Elde Tutamama Maliyeti
İşletmeler maliyetleri sayarken genellikle aynı kalemlere bakar: kira, enerji, finansman gideri, vergi yükü, hammadde.

Barış Ekerbiçer
-Ancak neredeyse tamamının gözünden kaçan, bilanço dipnotlarında görünmeyen ama şirketi içten içe kemiren bir maliyet vardır: Personeli elde tutamama maliyeti.
Bir çalışanın işten ayrılması çoğu şirkette “normal” kabul edilir. “Zaten piyasada insan çok”, “yenisini buluruz”, “gençler uzun süre durmuyor” gibi cümleler bu kaybı sıradanlaştırır. Oysa bir çalışanın ayrılması yalnızca bir maaşın kesilmesi değildir; aksine, çoğu zaman zincirleme bir ekonomik kaybın başlangıcıdır.
Önce görünen maliyetlerle başlayalım. Yeni personel için ilan, mülakat, işe alım süreci, oryantasyon ve eğitim giderleri vardır. Çoğu işletme bu maliyeti yalnızca birkaç aylık maaşla ölçer. Oysa asıl maliyet burada başlamaz, burada sadece kendini belli eder. Yeni çalışan, aylar boyunca tam verimle çalışamaz. İşleri öğrenirken hata yapar, yavaşlar, başkalarının zamanını alır. Bu süre zarfında üretkenlik düşer ama bu düşüş muhasebede bir satır olarak görünmez.
Asıl büyük kayıp ise görünmeyen taraftadır. Ayrılan personel yalnızca emeğini değil, bilgiyi de beraberinde götürür. Şirketin yazılı olmayan işleyişini, kritik detaylarını, müşteriyle kurduğu ilişkiyi, sürecin püf noktalarını… Bunlar hiçbir prosedürde tam karşılık bulmaz. Yeni gelen kişi aynı noktaya gelene kadar şirket aynı hataları yeniden yaşar. Bu tekrar, şirket için zaman kaybıdır; zaman ise en pahalı maliyettir.
Personel sirkülasyonu yüksek olan işletmelerde kurumsallaşma bir türlü yerleşmez. Çünkü kurumsallaşma süreklilik ister. Sürekli değişen kadrolarla standart oluşturmak mümkün değildir. Bu durum yöneticiyi de yanlış bir yere sürükler: Yönetim, sistemi düzeltmek yerine kişileri suçlamaya başlar. “Kimse çalışmak istemiyor” cümlesi, aslında sistemin alarm verdiğinin itirafıdır.
Personeli elde tutamamanın bir başka maliyeti de motivasyon kaybıdır. Sürekli gidenlerin olduğu bir ortamda kalanlar da zihnen ayrılmaya başlar. Aidiyet zayıflar, “nasıl olsa ben de gideceğim” düşüncesi hâkim olur. Bu durum performansı düşürür, hataları artırır ve kontrol ihtiyacını yükseltir. Yönetim daha fazla denetim yapmaya çalışır, bu da çalışan üzerinde baskı oluşturur. Kısır döngü böyle başlar.
Özellikle nitelikli personel kaybı, şirket için sessiz bir risk birikimidir. İyi yetişmiş, süreci bilen, sorumluluk alan çalışanlar genellikle ilk ayrılanlar olur. Çünkü seçenekleri vardır. Geriye kalan yapı ise zayıflar ama bu zayıflama çoğu zaman fark edilmez. Ta ki kritik bir anda şirket refleks veremez hâle gelene kadar.
Türkiye’de birçok işletme personel devir hızını “kaç kişi girdi, kaç kişi çıktı” seviyesinde takip eder. Oysa asıl soru şudur: Neden gidiyorlar? Ücret mi, yönetim tarzı mı, belirsizlik mi, gelişim eksikliği mi? Bu soruların cevabı aranmıyorsa, sorun personelde değil işletmenin kendisindedir. Personel kaybı çoğu zaman bir sonuçtur; neden değil.
Personeli elde tutmak sadece ücret meselesi de değildir. Net görev tanımı, adil iş yükü, öngörülebilirlik, yönetime erişim ve saygı, en az maaş kadar belirleyicidir. İnsanlar belirsizlikten yorulur. Yarın ne olacağını bilmediği yerde kalıcı olmaz. Şirket bunu fark etmediğinde, maaşı artırarak sorunu çözdüğünü zanneder ama sorun başka bir yerden yeniden çıkar.
Sonuç olarak personeli elde tutamama maliyeti, işletmelerin en pahalı ama en az hesaplanan gideridir. Bu maliyet ne faturada görünür ne de vergiden düşülür. Ama şirketin verimliliğini, kurumsallaşmasını ve geleceğini doğrudan etkiler. Personel gidip geliyorsa sorun “insan kaynağı” değil, “yönetim kaynağı” sorunudur. Bunu erken fark eden şirketler güçlenir; fark etmeyenler ise aynı döngüyü tekrar tekrar yaşar.
Barış EKERBİÇER
Serbest Muhasebeci Mali Müşavir
Bağımsız Denetçi